1 Nisan 2009 Çarşamba

Ben yine anlatmak istiyorum...

09.02.2009 / Pazartesi...
23:11…
Tik tak…
Tik tak…

Bulunduğum mekanda bir alacakaranlık seması var… Kırmızı ışık, uzun zamandan beri içilmeyi bekleyen, beklediği için rengi biraz koyulaşan şarabımı kıpkırmızı gösteriyor… Hmm… Tadı hala güzel ama rengi kaçmış bu şarabın neden içildiğini bi’ sorgulamak lazım… Keyiften mi içiyordum acaba? Yoksa, günde bir kadeh şarabın kan dolaşımına iyi geldiğini bildiğimden mi? (dün bu felsefeyi birisine karşı savunmuştum) Efkardan olabilir mi? Sinir? Hehehe… Aslında bende bilmiyorum niye içtiğimi.

Word dosyasını açtım, karşıma bembeyaz bir sayfa çıktı. Çok içli dışlı olmadık başlarda. Benimle bir “merhaba” sohbetine bile girmeye yeltenmedi… Zaten asık olan suratım biraz daha ekşileşti. Hayatımızda temiz olan her şey kirleniyor; kirletiliyor, e o zaman bu sayfada kirliliklerden nasibini alsın. Sanırım buldum neden şarap içtiğimi. Zevk-ü sefadan… Biraz da sinirden… Ben yine anlatmak istiyorum…

Bir varmış bir yokmuş… Yok olan şey hiçbir zaman varolamamış. Varolan şey ise arada sırada yok oluyormuş. Hep varolduğundan dolayı, küçük kaçamaklar yapıp ortadan kaybolduğunda ise kimse onu aramıyormuş. Ne de olsa çıkar bir delikten düşüncesi artık bir bilinçaltına yerleşivermiş.

Kara delikler sadece uzayda varolurlar diye bilirdim; hadi hadi tamam; en azından ben bu düşünceye inanmak istiyordum. Onlarda acaba arada sırada kayboluyorlar mıydı? Zaten hayatımda başıma ne geldiyse “inanmaktan” dolayı geldi. Bazen de inandığıma inanmamaktan.

23:25…
Tik tak…
Tik tak…

Hayat dijitalleşti. Bakmayın “tik tak tik tak” diye yazdığıma… Hangimiz artık duyuyoruz ki o tik tak seslerini? Kafam o kadar dolu ki niye yazmaya başladığımı, bu yazının nereye gideceğini, hangi istasyonlarda mola verip, hangi pis tuvaletlerin yüzünüzü bütün temizliği ile gösterdiği o pis aynalarında, sıkıntıdan, tekrar ve tekrar yüzümü yıkayacağımı bilmiyorum. İlk defa spontane yazıyorum. Yazının sürekli başına dönüp nerede ne yazdığımı yada yazının bir anlam içerip içermediğini sorgulamak istemiyorum. İlk defa ilgilenmiyorum. Umurumda bile değil! Birisi ya da birileri anlasın diye yazmıyorum ki ben yazdıklarımı. Allah allah! Hedef kitlem bile yok ki benim. Ben sadece sıkıntılıyım. Ben anlatmak istiyorum! Ama neyi?

23:32…
Dijital tik ve tak…

Norah Jones’u açtım. Sesi beni rahatlatıyor. Tender yapıyor. Hava buz gibi olsa bile ben yine erimeyi becerebiliyorum. Hele o “I’ve Got To See You Again” şarkısı. Hatırlar mısınız? Dur dinleyin… Lines on your face don’t bother me. Down in my chair when you dance over me. I can’t help myself; I’ve got to see yoooouuuu agaaaain… Sigaramı da yaktım oohhh. İki gündür doğru düzgün uyuyamadığımdan dolayı saat 13:00 gibi esnemeye başladım bugün. Ama artık buna bir son vermem gerekiyor. Hatanın sürekli bende olduğunu düşünmekten; bu yüzden uykusuz kalmaktan ve bazen kulağa çok saçma gelse bile hatalı olmadığım zamanlar bile “ben hatalıyım yaa” diye hayıflanmaktan bıktım! “Innocent Until Proven Guilty” gerçeğini hayatıma yansıtmam gerekiyor. Işık yoksa gidip ampül almam gerekiyor. Aslında prove edilmesi gereken bir durumda ortada yok. Sadece ibreler şaha kalktı!

Saat 23: 42 (tik tak) olmasaydı balkona çıkıp avaz avaz bağıracaktım. Bir keresinde yapmıştım ve nasıl rahatlamıştım anlatamam. Bir şarkıyı “bağırıyordum” Bakırköy’de ki evimin penceresinden. Sayın Salcan (bilmem kaçıncı nesil yazar) ise beni kameraya çekiyormuş o sırada. Haberim bile yok… Sokaktaki insanlar beyinlerine penceremin koordinatlarını girip yukarıya bakıp “ne bağırıyorsun lan” diye seslendiklerinde ben onları fark etmemiştim bile. Ben Bakırköy’e bağırmıyordum ki! Penceremin sol üst köşesinde, gecenin bir köründe az da olsa gözüken Marmara Denizi’neydi serzenişim. Sahile, sesini ta penceremden duyabildiğim dalgalar büyük bir hırs ile çarptığında pencereyi hemen kapatmıştım. İnanın bana; bazen doğaya kulak vermek beyinlerine koordinat girip yukarıya bakıp “ne bağırıyorsun lan” diyen insanlara kulak asmaktan çok daha verimli! Siz de doğaya kulak verin…

00:07…

Ben, artık doğaya kulak veriyorum. Daha gerçekçi, daha dürüst ve daha from the heart. Biliyorum biliyorum. Türkçe’mize sahip çıkalım; ne işi var İngilizce’nin metnin dizelerinde değil mi? Öyle değil işte! Kelimelerin arasına serpiştirilen İngilizce kelimenin manası mı aklınızda kaldı yoksa Türkçe olanlar mı? Mission accomplished! Class dismissed…

Bu gece artık uyumak istiyorum.
Bu yüzden file seçeneğinden “kaydet” e basıyorum. Benanlatmakistiyorum.doc. Masaüstünde. İyi geceler!

Kaynak Kartoğlu (KK.)

Hiç yorum yok: