6 Nisan 2009 Pazartesi

Yavaş yavaş ölürler...

Yavaş yavaş ölürler... seyahat etmeyenler,
yavaş yavaş ölürler... okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörmeyi barındırmayanlar.
yavaş yavaş ölürler... alışkanlıklara esir olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen,
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.
yavaş yavaş ölürler...
aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.

2 Nisan 2009 Perşembe

Mi Casa

İlker'im (turuncu mantolu) ve kız arkadaşı RAKI'ya bize gelmişlerdi...
Koltukta oturanlar ise en yakın dostlarım olan Derviş ve Gökhan. Onlarda benim gibi Reklamcı...








Evimin salonuna genel bir bakış...

Adı Yalnız















Cuma’nın ertesi

İnce ince damlayan damlaların sabahı gibiydi Cumartesi

Sebepsiz gülüş kasırgaları
güneşi daha da efkarlandırmıştı sanki
Oysa haber bültenlerinde hava ay’lıydı…

Efkar yoktu…

İşte o an İçim ısınıverdi hayata
tebessümler,
İnce rötuşlar
Duman duman

Ruhumun balına kaymak katan
o narin kırıtışlar
bir kuğu gibiydi Ankara’nın Kuğulu Parkı’nda

yalnızken özledim yalnızsızlığımın şehrini…


Hiç kendi yalnızlığın ile seviştin mi

Nefes nefese kaldın mı

Gerildin

Diken diken

Bacaklarını karnına kadar çekiverdin

O tarifesiz haz ile
Zevkten hiç sırtını tırmaladın mı
İz bıraktın mı

Acının anısını kirli duvarlara yansıtın mı

Terledin…

Pıtır pıtır…
Avucunda bir buz parçası

Tüm çıplaklığı ile usulca eridi mi

Vakit geçirmeden

Keşke demeden

Atıp onu ağzına çiğnedin mi

Islak parmaklarını saç tellerine götürüp

Farklı notalara bastın mı
Tınıyı hissettin

Ettin ettin

Evet…

aslında sen de biliyordun bunun nasıl bir şey olduğunu…

Ama tek hatan
isminin YALNIZ olduğunu kabullenememendi…

Kaynak KARTOĞLU

21.02.2009
Mecidiyeköy…

4:59 p.m.

1 Nisan 2009 Çarşamba

1 Milyon Dolarlık Soru...

* Beyaz bir sayfaya her şey yazılabilir senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden, bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla…

* Yılmaz ERDOĞAN

Kendi içimde kopan fırtınayı daha da dalgalandırmak ve bu sunumu "perfect" duygusunu karşı taraf adına yaratabilmek için işe koyuldum... Sunumun sonunda "bu kadar da olmaz be!!!" diyebilirsin ama belki "çoook güzelmiş" de diyebilirsin... Amaç kalbi fethetmek değil... Amaç bir duyguyu tanımlamak ve 1 milyon dolarlık soruya cevap alabilmek!

* Hiçbir dura
k, hiçbir liman bana çekici gelmez:
Görmediklerimi, bilmediklerimi arzu etmişsem;
Duraksız ve cömertçe açılabilmelidir yelkenler...
Demir atma; geçici bir tutunma yeri değil mi? ..
Liman denilen duraklarda pas tutuyor yürekler.
Açık deniz fırtınalarında dalgaları göğüslemek;
Ve yaşamın duraksızlığında daima ileriye bakıp
Yeni doğacak güneşi aramak çekici değil mi ki?

* Murathan Mungan

Güneş her yerde aynı doğmaz. Yeni doğmuş bir bebek gibi ne getireceği belli olmayan bir güne hepimiz "GÜNAYDIN" deriz. Ne güzeldir, bir güneşin doğuşunu ertesi gün başka bir yerde izlemek ve başka bir dil de "GOOD MORNING" demek. Çekicilik de bunun gibi birşey aslında. Hergün değil, her saniye başka bir duyguyu yaşayabilme ihtimalini sevmektir. Bugün, bu sahil kıyısında güneşi doğurdum.... Batışını ise, Rio de Jenerio da gerçekleştirebilmek "gibi"

Hayır burası Rio değil ama onun kadar güzel olsa gerek...İnsanlar aslında hep o "çekiciliği" arıyor. Deniz dalgalarının sahile vurduğu an oluşan köpüklerde arıyorlar o tarifi imkansızı...

Resimde ki benim..Dalgalara arkamı dönmüş, yeni doğmuş olan güneşin, içini ısıtan ışıklarının çizdiği yola doğru ilerliyorum. Buldum mu dersin o "çekiciliği"? Ne kadar çok insan var değil mi o çekiciliğin peşinde. Hepsi usanmadan, karmaşık köpüklerin getireceği haberi bekliyorlar.

İnsanın önüne bazen o kadar güzel birşey çıkıyor ki, ne yapacağını şaşırıyor. Kelimeler 32 dişin arasından çıkmak bilmiyor. Sanki yeni doğmuş bir bebek gibisin. Anlatmak istiyorsun derdini ama ne çare... Fıtınadan kopup, sakinleşip, kıyıya vuran dalgalar, bana bir haber getirmedi aslında. Maksat zaten o haberi hissedebilmektir. O dalgalar sadece birer IRONY. Plecebo Effect gibi; ve sen o çekiciliği görüp hissettikten sonra, kelimeler bir türlü ağzından çıkamadığı için, onun kalbine saplancak, duygu yüklü, içinde seni anlatan ve aşk dansına davetkâr bir ok atıveriyorsun.

O "ok", senin ördüğün duvarı yıkıp geçip kalbine saplandığı zaman,"ZAMAN" sanki duruyor... Ok'a bakıyorsun 12'ye beş var, kalbine bakıyorsun 12'yi beş geçiyor. Sonra kalbine bakıyorsun 12'ye beş var, oka bakıyorsun 12'yi beş geçiyor... Böyle olunca hayatında ki o "10" dakikalık açığı bir türlü kapatamıyorsun... (Özdemir Asaf'ın bir şiirinden esinlenme)

Oysa asıl amaç o ok'u dişlerinle tutabilmektir. O zaman, o insanın dalgalarını ve köpüklerini bütün gerçekliği ile kalbine saplanmadan, güneşin doğuşu kadar net görebiliyorsun. Ok'un bütün reklerini süzgeçten geçirip maskeyi çıkartmak, "oku ağzında tutmaktan ibarettir. Çünkü, bilinçsizce yaşanan ve sadece yaşanması gerektiğini düşündüğün için yaşadığın dalgalar ve köpükler, kısa bir süre sonra en durgun anında senin içinde fırtınalar kopartabiliyor. Ne kadar iyi bir yüzücü olsan bile, dalgalar seni yutuveriyor ve köpükler üstünü örtüyor...

Boğulup maviliğin derinliklerine inerken, sen, kalbine saplanmış olan oku o kadar benimsemişsindir ki, seni tamamladığını zannedersin ama güneş batıp fırtına koptuğu zaman, tamamlandığını düşündüğün kalbinin parçaları teker teker kopar... Sen de teker teker dağılırsın... Toparlanamazsın... İnsanın kalbi puzzle gibi. Çözmek o kadar zor ki… Zaten kolay olsa deniz kıyılarına gidip dalgalarla ve köpüklerle konuşmazdık.

Sonunda su yüzüne geri ulaştığın zaman "güneş" her zamankinden daha parlaktır. Kendini de yenilenmiş hissedersin... Ancak kalbinin duvarı o kadar sağlamdır ki, kolay kolay hiç bir ok delip geçemez.

* Bazı gecelerin sabahı yoktur
Yalnızca bir karanlık olarak kalırlar
Bazı ayrılıkların dönüşü olmaz
Giden gider, borçlarıyla yaşar kalanlar
Geleceği yoktur bazı kalplerin
Aşk uğramaz onlara bir daha
Tek bir hatırayla yaşlanırlar
Bazı pişmanlıklar uzun sürer
Zamana yayılırlar

KENDİNDEN KAÇANLARA SAKLANACAK YER KALMAZ DÜNYADA...
GÜN GELİR KENDİLERİYLE TANIŞIRLAR...
ASIL YALNIZLIKLAR O ZAMAN BASLAR
HAYATA GEÇ KALMIŞTIR KENDİNE GEÇ KALAN

Şairin dediği gibi
Bir daha yaşamak zorunda kalır
Geçmişi anlamayan
Bazı geceler Bazı insanlar Bazı yerlerde
Sahiden karşılaşırlar
Bazı insanlar bazı aşklar bazı şarkılar
Bu yüzden unutulmazlar
Bazı hayatlar hayal tutmazlar...Bu yüzden bazı bazı bazı
Çabuk yaşayıp ansızın kaybolmalar
Bazı bazı bazı

* Murathan Mungan

Peki neye bakıyor bu genç?
Bembeyaz bir sayfa ona ne ifade edebilir ki?
Aslında herşey bir beyaz sayfa ile başlar...
Önüne gelen bir beyaz sayfaya herşey çizilebilir ve yazılabilir..
Hayaller, gerçekler, yalanlar, fantaziler, tutkular ve daha nice şey...
The main point being, this young guy is looking at something that is so precious, clean as white can be. He is afraid of drawing his emotions becasue he does not want to put stains on a white piece of paper.
Bu beyaz sayfa kimi simgeliyor acaba diye düşünmeden duramıyorsun...
Ne çekiyor bu adamı o boş esere?

İnsan kendisine soramadan duramaz şimdi...

* Ne alaka?
* Nereden çıktı bu?
* Ben nelerden hoşlanırım onu bile bilmiyorsun...
* Çekici güç ben değil de başkası olsaydı yine aynı stratejiyi mi uygulardın?

Ve daha nice soru var aslında kafanda...

Çekicilik hem bir dalga hem de bir köpük.
Aşk 1 saniye de yaratılamaz, ama bir aşk her saniye yaşanabilir.
Aşktan önce gelen nice güzellik vardır.
Çekicilik, karşındakini tanımak, güvenmek, saygı, sevgi, adalet, karakter ve v.b...
Bir insan hoşlandığı kişiyi ANLATAMAMALI !
Çünkü, GÜZELLİKLER ANLATILAMAZ, YAŞANILIR...

* sana bakmak bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır…

* Yılmaz Erdoğan

Sana bakmak…
1 milyon dolarlık soruya verilecek cevaba inanmaktır…

Kaynak Kartoğlu (KK.)

Ben yine anlatmak istiyorum...

09.02.2009 / Pazartesi...
23:11…
Tik tak…
Tik tak…

Bulunduğum mekanda bir alacakaranlık seması var… Kırmızı ışık, uzun zamandan beri içilmeyi bekleyen, beklediği için rengi biraz koyulaşan şarabımı kıpkırmızı gösteriyor… Hmm… Tadı hala güzel ama rengi kaçmış bu şarabın neden içildiğini bi’ sorgulamak lazım… Keyiften mi içiyordum acaba? Yoksa, günde bir kadeh şarabın kan dolaşımına iyi geldiğini bildiğimden mi? (dün bu felsefeyi birisine karşı savunmuştum) Efkardan olabilir mi? Sinir? Hehehe… Aslında bende bilmiyorum niye içtiğimi.

Word dosyasını açtım, karşıma bembeyaz bir sayfa çıktı. Çok içli dışlı olmadık başlarda. Benimle bir “merhaba” sohbetine bile girmeye yeltenmedi… Zaten asık olan suratım biraz daha ekşileşti. Hayatımızda temiz olan her şey kirleniyor; kirletiliyor, e o zaman bu sayfada kirliliklerden nasibini alsın. Sanırım buldum neden şarap içtiğimi. Zevk-ü sefadan… Biraz da sinirden… Ben yine anlatmak istiyorum…

Bir varmış bir yokmuş… Yok olan şey hiçbir zaman varolamamış. Varolan şey ise arada sırada yok oluyormuş. Hep varolduğundan dolayı, küçük kaçamaklar yapıp ortadan kaybolduğunda ise kimse onu aramıyormuş. Ne de olsa çıkar bir delikten düşüncesi artık bir bilinçaltına yerleşivermiş.

Kara delikler sadece uzayda varolurlar diye bilirdim; hadi hadi tamam; en azından ben bu düşünceye inanmak istiyordum. Onlarda acaba arada sırada kayboluyorlar mıydı? Zaten hayatımda başıma ne geldiyse “inanmaktan” dolayı geldi. Bazen de inandığıma inanmamaktan.

23:25…
Tik tak…
Tik tak…

Hayat dijitalleşti. Bakmayın “tik tak tik tak” diye yazdığıma… Hangimiz artık duyuyoruz ki o tik tak seslerini? Kafam o kadar dolu ki niye yazmaya başladığımı, bu yazının nereye gideceğini, hangi istasyonlarda mola verip, hangi pis tuvaletlerin yüzünüzü bütün temizliği ile gösterdiği o pis aynalarında, sıkıntıdan, tekrar ve tekrar yüzümü yıkayacağımı bilmiyorum. İlk defa spontane yazıyorum. Yazının sürekli başına dönüp nerede ne yazdığımı yada yazının bir anlam içerip içermediğini sorgulamak istemiyorum. İlk defa ilgilenmiyorum. Umurumda bile değil! Birisi ya da birileri anlasın diye yazmıyorum ki ben yazdıklarımı. Allah allah! Hedef kitlem bile yok ki benim. Ben sadece sıkıntılıyım. Ben anlatmak istiyorum! Ama neyi?

23:32…
Dijital tik ve tak…

Norah Jones’u açtım. Sesi beni rahatlatıyor. Tender yapıyor. Hava buz gibi olsa bile ben yine erimeyi becerebiliyorum. Hele o “I’ve Got To See You Again” şarkısı. Hatırlar mısınız? Dur dinleyin… Lines on your face don’t bother me. Down in my chair when you dance over me. I can’t help myself; I’ve got to see yoooouuuu agaaaain… Sigaramı da yaktım oohhh. İki gündür doğru düzgün uyuyamadığımdan dolayı saat 13:00 gibi esnemeye başladım bugün. Ama artık buna bir son vermem gerekiyor. Hatanın sürekli bende olduğunu düşünmekten; bu yüzden uykusuz kalmaktan ve bazen kulağa çok saçma gelse bile hatalı olmadığım zamanlar bile “ben hatalıyım yaa” diye hayıflanmaktan bıktım! “Innocent Until Proven Guilty” gerçeğini hayatıma yansıtmam gerekiyor. Işık yoksa gidip ampül almam gerekiyor. Aslında prove edilmesi gereken bir durumda ortada yok. Sadece ibreler şaha kalktı!

Saat 23: 42 (tik tak) olmasaydı balkona çıkıp avaz avaz bağıracaktım. Bir keresinde yapmıştım ve nasıl rahatlamıştım anlatamam. Bir şarkıyı “bağırıyordum” Bakırköy’de ki evimin penceresinden. Sayın Salcan (bilmem kaçıncı nesil yazar) ise beni kameraya çekiyormuş o sırada. Haberim bile yok… Sokaktaki insanlar beyinlerine penceremin koordinatlarını girip yukarıya bakıp “ne bağırıyorsun lan” diye seslendiklerinde ben onları fark etmemiştim bile. Ben Bakırköy’e bağırmıyordum ki! Penceremin sol üst köşesinde, gecenin bir köründe az da olsa gözüken Marmara Denizi’neydi serzenişim. Sahile, sesini ta penceremden duyabildiğim dalgalar büyük bir hırs ile çarptığında pencereyi hemen kapatmıştım. İnanın bana; bazen doğaya kulak vermek beyinlerine koordinat girip yukarıya bakıp “ne bağırıyorsun lan” diyen insanlara kulak asmaktan çok daha verimli! Siz de doğaya kulak verin…

00:07…

Ben, artık doğaya kulak veriyorum. Daha gerçekçi, daha dürüst ve daha from the heart. Biliyorum biliyorum. Türkçe’mize sahip çıkalım; ne işi var İngilizce’nin metnin dizelerinde değil mi? Öyle değil işte! Kelimelerin arasına serpiştirilen İngilizce kelimenin manası mı aklınızda kaldı yoksa Türkçe olanlar mı? Mission accomplished! Class dismissed…

Bu gece artık uyumak istiyorum.
Bu yüzden file seçeneğinden “kaydet” e basıyorum. Benanlatmakistiyorum.doc. Masaüstünde. İyi geceler!

Kaynak Kartoğlu (KK.)

Love













Because of you, in gardens of blossoming flowers I ache from the perfumes of spring.

I have forgotten your face, I no longer remember your hands;
how did your lips feel on mine?
Because of you, I love the white statues drowsing in the parks,
the white statues that have neither voice nor sight.
I have forgotten your voice, your happy voice;
I have forgotten your eyes.
Like a flower to its perfume, I am bound to my vague memory of you.
I live with pain that is like a wound;
if you touch me, you will do me irreparable harm.
Your caresses enfold me, like climbing vines on melancholy walls.
I have forgotten your love, yet I seem to glimpse you in every window.

Because of you, the heady perfumes of summer pain me; because of you,
I again seek out the signs that precipitate desires:
stars, falling objects...

Pablo Neruda