28 Mayıs 2009 Perşembe

Üç Kişilik Demli Çay

* YAŞANMIŞ BİR HİKAYEDİR

Odamda ders çalışıyorum. Sevmiyorum ders çalışmayı. Bugün hiç keyfim yok zaten. Tepemdeki şu masa lambası ne sıcak ve ne kadar da çok, kalın ve karmaşık şu kitaplar.. Hepsinden nefret ediyorum. Kitaplığımın en güzel köşesinde duran ve her zaman yanımda taşıdığım mavi renkli otomatik oyuncak bile nedense sevimsiz ve itici görünüyor gözüme.. Halbuki onu çok severdim; Bayırlırdım kafamdan hayali oyunlar üretip, bir yandan da konuşarak onunla oynamaya. Tıpkı plastik askerlerim, atlarım ve kale ile oynamyı sevdiğim gibi.. Anneannem sünnetimde almıştı bu pahalı oyuncağı bana.. Bir yanım acırken yüreğim şarkılanmıştı onu görünce. Ve göz bebeklerim ateş böcekleri gibi ışıklar saçarak uçuşmuşlardı gözlerimin içinde.. Yerimden fırlayıpta boynuna sarılamadığım için anneannemin, kollarımı uzatmıştım sevgi ile ve gülümseyerek ona. Gelip öpmüştü beni bir kelebeğe dokunur gibi, hiç incitmeden.. İşte böyle kucaklaşmıştık onunla o gün. Biliyordum, beni çok seviyordu. Yüreğinin titrediğini hissediyordum bana bakarken. Beni herkes seviyordu. Ve şu dünyada sevildiğini bilmekten daha güzel hiç bir şey yoktu. Bunu o gün çok yakından duyumsamıştım.


Ve güzel annem.. Küçük annem.. Kıvırcık lüle saçlı, çocuk yüzlü, incecik, narin ve kırılgan annem.. Onu nadide, pırıltılı renkleri olan porselen bir vazoya benzetirdim. İçine konulan çiçekler ne denli taze, renkli ve çeşitli olursa o da o denli güzelleşirdi. Güzelliğine güzellik katardı çiçekler, eğer özenle seçilmişlerse ve sevgiyle bakılırlarsa. Görünümü ne denli alımlı olursa olsun o çiçekler olmadan yeterince çekici hissetmezdi kendisini. Ben bunu bildiğim için her gün onun için yep yeni çiçekler toplardım gönlümün gelincik tarlasından. Hiç solmazdı benim verdiğim çiçekler.. Gelinciğin kırmızısı yanaklarına vururdu, daha da güzelleşirdi.

Yeşil çimenlerin üzerinde kovalamaca oynamayı, taklalar atmayı, salıncaklara binip havalara uçmayı severdik annemle ikimiz. Çocuklar gibi neşelenir, çıngıraklı kahkahalar atardı böyle zamanlarda. İsyankar lülelerini topladığı mavili beyazlı kurdelası büyür büyür, tüm bedenini sarardı ve bir kelebeğe dönüşürdü annem. Bende kırmızı püsküllü kuyruğu olan havai bir uçurtma olup süzülürdüm onun peşinden.

Strauss'un Mavi Tuna Valsi'ni, klasik bale temsillerini - en çok da Kuğu Gölü'nü - ve Senfoni Orkestrası'nın konserlerini izleyip yüzündeki tatlı gülümseme eşliğinde dinlemeyi severdi bu haşarı lise öğrencilerine benzeyen küçük kadın... Daha küçücük bir çocukken kardeşi ile birlikte bilmeden yavru bir kedinin ölümüne neden olmuşlar soğuk bir kış gününde.. O günden sonra kedilere olan sevgisi aşırı bir düşkünlüğe dönüşmüş. Bir gün büyük bir üzüntüyle anlatmıştı bu yaşanmış öyküyü bana.. O pırıltılı gözlerini sislerin kapladığını görünce benim de çocuk yüreğime kırağı yağmıştı. Çok üşümüştü yüreğim o gün.. Hüznü kafesinden uçan bir kuş hızıyla dağılan o doğa tutkunu kadınla birbirimize sarılmış, sonra el ele tutuşup sokağa çıkmıştık yeni kediler kovalamaya, yeni papatya tarlaları keşfetmeye ve yeniden çiçeklenmeye...


Çok sevdiği babasını henüz 12 yaşında, ortaokula başlamanın heyecanını yaşadığı günlerde aniden yitirmiş annem. Bu olay yüreğinde onulmaz yaralar açmış, yıllarca kendine gelememiş. En çok da benim de küçük yaşımda annesiz ve babasız kalacağımdan korkarmış. Neden korkulan bazı şeyler bütün acımasızlığıyla gerçekleşiveriyor bazen, neden?..


Babam... Gencecik, çalışkan, becerikli ve bitmez tükenmez enerjisinin nereden kaynaklandığı bir türlü çözemediğim, sürekli başarılara imza atan sevimli ve hırçın adam... Annem ne denli dingin, iddiasız, sakin ve yumuşaksa babamda o denli atak, hırslı, her an dinamit gibi patlamaya hazır yanardağdı. Bu dünyada onun başaramayacağı hiç bir iş olmadığını düşünürdüm, yemek yapmaktan onarım işlerine, fotoğrafçılıktan el sanatlarına kadar iyi ve güzel yapmadığı hiç bir iş yoktu. Her dereceli okulu birincilikle bitirmiş, daha lisedeyken yurt dışında burs kazanmış, asıl mesleğinin yanı sıra sanatçı yönünü de sürekli oalrak geliştirerek yurt içinde ve dışında sayısız sergiler açmıştı. Sürekli olarak bilgisayarın başında oturur, devamlı bir şeyler yazıp çizerdi. Üye olmadığı dernek yok gibi birşeydi. Posta kutumuz ona gelen mektuplarla dolar, telefon susmak bilmezdi. O kadar sık seyehat ediyordu ki son zamanlarda artık onunla doğru dürüst görüşemez olmuştuk.


Babam yoğun işlerinin arasında bizlere ayıracak zaman bulurdu eskiden. Birlikte dağlara giderdik. Güneş batarken denize girer, kumsalda uçurtma uçururduk. Bir keresinde kocaman bir tekneden denize balıklama atlamıştım. O zamanlar 6 yaşındaydım ve teknedeki yolcular çığlıklar atarak elleri ile gözlerini kapatmışlardı. Benim çok iyi yüzme bildiğimi bilen ve bu tür çılgınlıklarıma alışkın olan annem ve babam kahkahalar ile gülmüşler ve ben daldığım yerden aynı hızlı çıkıp yukarıdakilere el sallayınca gururla alkışlarmışlardı beni. O gün kendimi çok önemli hissetmiştim. Ben de annem kadar iyi bir yüzücü olacak ve tramplenden onun kadar güzel atlayabilecektim. Atlayışımı yaparken babam fotoğrafımı çekmiş miydi acaba?.. Çekmiş olmalıydı. Bu tür enstanteneleri hiç kaçırmazdı. Çok güzel fotoğraflar çekerdi babam... Her gezimizden sonra o gezi ile ilgili ayrı bir albüm hazırlardık. Fotoğrafların basılmasını heyecanla bekler, sonra onlara defalarca bakar, türlü yorumlar yapardık. Albüm düzenleme işi ise ayrı bir seramoniydi. Fotoğrafların arasına konu ile ilgili yazılar yazar ve resimler yapıştırırlardı annem ile babam: "biz üç şirin canavarız", "Ay inanmıyorum! Nihayet dağın doruğuna ulaştık", "mucize değil, gerçek". Oluşturduğumuz albümlere tüm dostlarımız hayranlık ve gıptayla bakarlardı. Ben hiç bir yerde bu denli güzel, bu denli özenle hazırlanmış albümler görmedim, göreceğimi de sanmıyorum.


Kırlangıçlar nereye uçarlar? Ne zaman dönerler sonra? Ben de tutunabilir miyim onların ateşden ve rüzgardan kanatlarına?. Beklesem onlardan birini, hangi yorulmaz umut tutar beni ayakta? Ne zaman neşeli bir ıslığa dönüşür seslenişlerim? Bağırabilsem arkalarından döner de bakarlar mı? Erir mi o zaman dağlar gibi duran YALNIZLIK?.. Hayır, olmuyor, gelmiyor işte.. Beraberce el çırptığımız türküler artık kanadı kırık bir kuş gibi. Neredesin göçebe kırlangıç, neredesin? Uçmaktan yorulmadın mı hala? Oysa biz çok yorgunuz. Sevgilermiz yorgun, çoşkularımız, gülüşlerimiz yorgun. Bizi sevmeyi, sabahları yatakta yastık kavgası yapmayı, gözlerimizin ta içine bakmayı, akşamları bizimle bir bardak demli çay içmeyi özlemedin mi? Anımsamıyor musun artık porselen bardağım içindeki o mahzun, o sıcacık kumral kadını ve sevgileri duman duman tüten çocuğu? Hey dur! Nereye gidiyorsun? Beni öpmeyi UNUTMADIN MI?


"Hafif bir depresyon geçiriyor"


Böyle mi demişti o sevecen bakışlı genç doktor? Neden hiç bir şey yapmak istemiyordu canım? Artık evin koridorunda maç yapmıyor, ders çalışamıyor, şinitzel bile yiyemiyordum. Çok severdim halbuki şinitzeli.. Başım ağırlaşıyor, boğazım düğümleniyordu. Sürekli uykum geliyor, halsiz ve yorgun hissediyordum kendimi. Ani olarak gelen ağlama krizleri annemi çok telaşlandırıyor ve üzüyordu. O güzelim porselen vazonun içindeki renkli ve taze çiçekler uzun zaman susuz kalmış, boyunlarını bükmeye, yer yer solmaya başlamışlardı. Onlara su verecek gücü bulamıyordum kendimde. Göz göre göre soluyordu çiçekler. Biz su ve çiçek birbirimize ulaşamıyorduk, güneş bizi terk etmişti. Ve bir daha hiç doğmayacaktı.


"Gitti işte.. Gene gitti.. Bizi bırakıp gitti..." Duvara mı vurmuştum yumruğumu tüm hızıyla o akşam? Öyle olmalıydı.. Sonradan günlerce elim ağrımıştı.

"Birtanem.. Son gelişimde bir sürü iş peşinde koşturduğumdan seninle söz verdiğim yerlere gidemedim. Birlikte çok fazla zaman geçiremedik, doğru. Haklı olarak kızıyorsundur, biliyorum. Ama şunu bilmeni isterim ki, her yaptığımız şey yalnız ve yalnız senin içindir. Bütün bu koşuşturmalar, bütün bu ayrılıklar bizi bekleyen daha güzel günler için..."

Böyle mi yazmıştı babam ben hastalandıktan sonra alelacele o uzak ülkeden yolladığı faksta? "Bizi bekleyen daha güzel günler.." Artık ailemizde gelenekselleşmiş olan akşam yemeği sonrası çay keyfi yalnızca annem ve bana aitti. Artık üç değil, iki bardak demli çay vardı ve benim ki limonlu idi.

Ve ayrıldılar... Ne oldu, nasıl oldu anlayamadım, ama oldu işte.


O güne değin bir kez olsun tartıştıklarını, birbirlerine kırıcı bir söz söylediklerini duymamıştım. Babam, akşam yemeğinden sonraki çay keyfimiz sırasında, bilgisayardan kopup yanımıza geldiği ve çayını bizimle yudumladığı ender zamanlarda, kendini vaktini boşa harcamış gibi mi hissediyordu acaba? Televizyonu bile tedirgin bir şekilde izlerdi. Salondaki koltuğa uzandığında - ki bu çok ender olurdu - " Anne koş, babam yattı, gel onu biraz sevelim." diye neşe ile bağırırdım. Yayından fırlayan bir ok gibi gelirdi güzel annem. Koltukta boğuşur, neşeli kahkahalar atardık. "Yeter artık, çekilin başımdan, boğacaksınız beni " diye şaka yollu azarlardı babam bizi. Biz hiç duymazdık bu sözleri... Annemin gözlerinin penceresinde sönmeye başlayan ışıklar yeniden pırıl pırıl yanmaya başlardı. Pencereden deniz görünürdü. Yıldızlar yağardı sonra denizin üstüne. İkisini de kucaklardım.


Ta üniversite yıllarında başlayan bu büyük aşka ne olmuştu? Neler söndürmüştü ondaki ateşi? Tanrım, nasıl bir depremdi bu? Yerin sarsıldığını bile hissedemeden kocaman bir çukurun içine yuvarlanmıştık. Ve orası o kadar karanlıktı ki, tutkunu olduğumuz papatya tarlaları uzak yıldızlar gibiydi ve galiba artık onlara üçümüz birlikte ulaşamayacaktık.


"Kaynak, annenle biz ayrılıyoruz. Hani sen bazen arkadaşlarına darılıyorsun ya, büyüklerin sorunları daha değişik oluyor. Ama şunu bilmeni isterim ki ikimizde seni çok seviyoruz ve sevmeye devam........"


Bu acı sözleri o güzel lunaparkta mı sözlemişti babam bana? Yediğim kurşunun üzerimdeki etkisini azaltmak için mi getirmişti beni bu parka?
Salıncaklar çarpıştı, dönme dolap durdu, atlı karınca tersine dönmeye başladı, gözlerim yandı. Ağlıyor muydum ne: " Peki ben ne olacağım? "

Şimdi babamla birlikte, ülkemden çok uzakta bu sıcak kentteyim. Babamın yurt dışında çalışma düşü gerçekleşti. Burada bir Amerikan okuluna gidiyorum. Kocaman 7 odalı bir evimiz, bir çok yardımcımız var. Ama annem yok. Her akşam beraberce içtiğimiz demli çaylar yok.


Ders sonrası etüd saatindeyiz ve ders çalışıyorum. Hayır, çalışamıyorum. Annemi görmeyeli kaç ay oldu? Nerede oturuyor, alışabildi mi yalnızlığa?

Kapım çalınıyor. Gelen nöbetçi öğretmen Mrs. Dickinson. Her zamanki gibi sevgiyle gülümsüyor: " Bir ziyaretçin var Kaynak. Genç bir bayan.. Aşağıda seni bekliyor. "

Deliler divaneler gibiyim. Ne zaman çıktım ben buraya? Merdivenleri trabzandan kayarak mı iniyorum yoksa? Çok az kaldı ulaşmama o genç hanıma.. Onu henüz görmedim, ama kıvırcık saçlı olduğunu biliyorum. Mavi boncuklu gümüş küpeleri, otantik bir yeleği, bol uzun bir eteği var. Hele hele saçına mavili beyazlı bir kurdele taktığına eminim...

Kaynak Kartoğlu Mayıs 09'

14 Mayıs 2009 Perşembe

Yokluk...

Bir kaç gündür buralarda değildim... Aslında İstanbul'dayım ama biraz kendi kendime... ABD'den gelen Pablo Neruda kitaplarını okuyorum... Şimdilik beni götürüyor... Arada sırada sır veriyor; uçuruyor... Umarım bu aralar kalemler ve parmaklarım arasındaki husumet biter ve tekrardan karalamaya başlarım... Ben bunun ihtimalini seviyorum.

Bakıyorumda yeni izleyicilerim olmuş. Bu izleyiciler konusunu hiç bilmem ama sizlere de merhaba demek istedim. "Merhaba..."

Hepimizin Perşembe günü güzel geçsin...

Neruda ile kapatayım... "Love is so short, forgetting is so long..."

KK.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Yavaş yavaş ölürler...

Yavaş yavaş ölürler... seyahat etmeyenler,
yavaş yavaş ölürler... okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörmeyi barındırmayanlar.
yavaş yavaş ölürler... alışkanlıklara esir olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen,
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.
yavaş yavaş ölürler...
aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.

2 Nisan 2009 Perşembe

Mi Casa

İlker'im (turuncu mantolu) ve kız arkadaşı RAKI'ya bize gelmişlerdi...
Koltukta oturanlar ise en yakın dostlarım olan Derviş ve Gökhan. Onlarda benim gibi Reklamcı...








Evimin salonuna genel bir bakış...

Adı Yalnız















Cuma’nın ertesi

İnce ince damlayan damlaların sabahı gibiydi Cumartesi

Sebepsiz gülüş kasırgaları
güneşi daha da efkarlandırmıştı sanki
Oysa haber bültenlerinde hava ay’lıydı…

Efkar yoktu…

İşte o an İçim ısınıverdi hayata
tebessümler,
İnce rötuşlar
Duman duman

Ruhumun balına kaymak katan
o narin kırıtışlar
bir kuğu gibiydi Ankara’nın Kuğulu Parkı’nda

yalnızken özledim yalnızsızlığımın şehrini…


Hiç kendi yalnızlığın ile seviştin mi

Nefes nefese kaldın mı

Gerildin

Diken diken

Bacaklarını karnına kadar çekiverdin

O tarifesiz haz ile
Zevkten hiç sırtını tırmaladın mı
İz bıraktın mı

Acının anısını kirli duvarlara yansıtın mı

Terledin…

Pıtır pıtır…
Avucunda bir buz parçası

Tüm çıplaklığı ile usulca eridi mi

Vakit geçirmeden

Keşke demeden

Atıp onu ağzına çiğnedin mi

Islak parmaklarını saç tellerine götürüp

Farklı notalara bastın mı
Tınıyı hissettin

Ettin ettin

Evet…

aslında sen de biliyordun bunun nasıl bir şey olduğunu…

Ama tek hatan
isminin YALNIZ olduğunu kabullenememendi…

Kaynak KARTOĞLU

21.02.2009
Mecidiyeköy…

4:59 p.m.

1 Nisan 2009 Çarşamba

1 Milyon Dolarlık Soru...

* Beyaz bir sayfaya her şey yazılabilir senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden, bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla…

* Yılmaz ERDOĞAN

Kendi içimde kopan fırtınayı daha da dalgalandırmak ve bu sunumu "perfect" duygusunu karşı taraf adına yaratabilmek için işe koyuldum... Sunumun sonunda "bu kadar da olmaz be!!!" diyebilirsin ama belki "çoook güzelmiş" de diyebilirsin... Amaç kalbi fethetmek değil... Amaç bir duyguyu tanımlamak ve 1 milyon dolarlık soruya cevap alabilmek!

* Hiçbir dura
k, hiçbir liman bana çekici gelmez:
Görmediklerimi, bilmediklerimi arzu etmişsem;
Duraksız ve cömertçe açılabilmelidir yelkenler...
Demir atma; geçici bir tutunma yeri değil mi? ..
Liman denilen duraklarda pas tutuyor yürekler.
Açık deniz fırtınalarında dalgaları göğüslemek;
Ve yaşamın duraksızlığında daima ileriye bakıp
Yeni doğacak güneşi aramak çekici değil mi ki?

* Murathan Mungan

Güneş her yerde aynı doğmaz. Yeni doğmuş bir bebek gibi ne getireceği belli olmayan bir güne hepimiz "GÜNAYDIN" deriz. Ne güzeldir, bir güneşin doğuşunu ertesi gün başka bir yerde izlemek ve başka bir dil de "GOOD MORNING" demek. Çekicilik de bunun gibi birşey aslında. Hergün değil, her saniye başka bir duyguyu yaşayabilme ihtimalini sevmektir. Bugün, bu sahil kıyısında güneşi doğurdum.... Batışını ise, Rio de Jenerio da gerçekleştirebilmek "gibi"

Hayır burası Rio değil ama onun kadar güzel olsa gerek...İnsanlar aslında hep o "çekiciliği" arıyor. Deniz dalgalarının sahile vurduğu an oluşan köpüklerde arıyorlar o tarifi imkansızı...

Resimde ki benim..Dalgalara arkamı dönmüş, yeni doğmuş olan güneşin, içini ısıtan ışıklarının çizdiği yola doğru ilerliyorum. Buldum mu dersin o "çekiciliği"? Ne kadar çok insan var değil mi o çekiciliğin peşinde. Hepsi usanmadan, karmaşık köpüklerin getireceği haberi bekliyorlar.

İnsanın önüne bazen o kadar güzel birşey çıkıyor ki, ne yapacağını şaşırıyor. Kelimeler 32 dişin arasından çıkmak bilmiyor. Sanki yeni doğmuş bir bebek gibisin. Anlatmak istiyorsun derdini ama ne çare... Fıtınadan kopup, sakinleşip, kıyıya vuran dalgalar, bana bir haber getirmedi aslında. Maksat zaten o haberi hissedebilmektir. O dalgalar sadece birer IRONY. Plecebo Effect gibi; ve sen o çekiciliği görüp hissettikten sonra, kelimeler bir türlü ağzından çıkamadığı için, onun kalbine saplancak, duygu yüklü, içinde seni anlatan ve aşk dansına davetkâr bir ok atıveriyorsun.

O "ok", senin ördüğün duvarı yıkıp geçip kalbine saplandığı zaman,"ZAMAN" sanki duruyor... Ok'a bakıyorsun 12'ye beş var, kalbine bakıyorsun 12'yi beş geçiyor. Sonra kalbine bakıyorsun 12'ye beş var, oka bakıyorsun 12'yi beş geçiyor... Böyle olunca hayatında ki o "10" dakikalık açığı bir türlü kapatamıyorsun... (Özdemir Asaf'ın bir şiirinden esinlenme)

Oysa asıl amaç o ok'u dişlerinle tutabilmektir. O zaman, o insanın dalgalarını ve köpüklerini bütün gerçekliği ile kalbine saplanmadan, güneşin doğuşu kadar net görebiliyorsun. Ok'un bütün reklerini süzgeçten geçirip maskeyi çıkartmak, "oku ağzında tutmaktan ibarettir. Çünkü, bilinçsizce yaşanan ve sadece yaşanması gerektiğini düşündüğün için yaşadığın dalgalar ve köpükler, kısa bir süre sonra en durgun anında senin içinde fırtınalar kopartabiliyor. Ne kadar iyi bir yüzücü olsan bile, dalgalar seni yutuveriyor ve köpükler üstünü örtüyor...

Boğulup maviliğin derinliklerine inerken, sen, kalbine saplanmış olan oku o kadar benimsemişsindir ki, seni tamamladığını zannedersin ama güneş batıp fırtına koptuğu zaman, tamamlandığını düşündüğün kalbinin parçaları teker teker kopar... Sen de teker teker dağılırsın... Toparlanamazsın... İnsanın kalbi puzzle gibi. Çözmek o kadar zor ki… Zaten kolay olsa deniz kıyılarına gidip dalgalarla ve köpüklerle konuşmazdık.

Sonunda su yüzüne geri ulaştığın zaman "güneş" her zamankinden daha parlaktır. Kendini de yenilenmiş hissedersin... Ancak kalbinin duvarı o kadar sağlamdır ki, kolay kolay hiç bir ok delip geçemez.

* Bazı gecelerin sabahı yoktur
Yalnızca bir karanlık olarak kalırlar
Bazı ayrılıkların dönüşü olmaz
Giden gider, borçlarıyla yaşar kalanlar
Geleceği yoktur bazı kalplerin
Aşk uğramaz onlara bir daha
Tek bir hatırayla yaşlanırlar
Bazı pişmanlıklar uzun sürer
Zamana yayılırlar

KENDİNDEN KAÇANLARA SAKLANACAK YER KALMAZ DÜNYADA...
GÜN GELİR KENDİLERİYLE TANIŞIRLAR...
ASIL YALNIZLIKLAR O ZAMAN BASLAR
HAYATA GEÇ KALMIŞTIR KENDİNE GEÇ KALAN

Şairin dediği gibi
Bir daha yaşamak zorunda kalır
Geçmişi anlamayan
Bazı geceler Bazı insanlar Bazı yerlerde
Sahiden karşılaşırlar
Bazı insanlar bazı aşklar bazı şarkılar
Bu yüzden unutulmazlar
Bazı hayatlar hayal tutmazlar...Bu yüzden bazı bazı bazı
Çabuk yaşayıp ansızın kaybolmalar
Bazı bazı bazı

* Murathan Mungan

Peki neye bakıyor bu genç?
Bembeyaz bir sayfa ona ne ifade edebilir ki?
Aslında herşey bir beyaz sayfa ile başlar...
Önüne gelen bir beyaz sayfaya herşey çizilebilir ve yazılabilir..
Hayaller, gerçekler, yalanlar, fantaziler, tutkular ve daha nice şey...
The main point being, this young guy is looking at something that is so precious, clean as white can be. He is afraid of drawing his emotions becasue he does not want to put stains on a white piece of paper.
Bu beyaz sayfa kimi simgeliyor acaba diye düşünmeden duramıyorsun...
Ne çekiyor bu adamı o boş esere?

İnsan kendisine soramadan duramaz şimdi...

* Ne alaka?
* Nereden çıktı bu?
* Ben nelerden hoşlanırım onu bile bilmiyorsun...
* Çekici güç ben değil de başkası olsaydı yine aynı stratejiyi mi uygulardın?

Ve daha nice soru var aslında kafanda...

Çekicilik hem bir dalga hem de bir köpük.
Aşk 1 saniye de yaratılamaz, ama bir aşk her saniye yaşanabilir.
Aşktan önce gelen nice güzellik vardır.
Çekicilik, karşındakini tanımak, güvenmek, saygı, sevgi, adalet, karakter ve v.b...
Bir insan hoşlandığı kişiyi ANLATAMAMALI !
Çünkü, GÜZELLİKLER ANLATILAMAZ, YAŞANILIR...

* sana bakmak bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır…

* Yılmaz Erdoğan

Sana bakmak…
1 milyon dolarlık soruya verilecek cevaba inanmaktır…

Kaynak Kartoğlu (KK.)

Ben yine anlatmak istiyorum...

09.02.2009 / Pazartesi...
23:11…
Tik tak…
Tik tak…

Bulunduğum mekanda bir alacakaranlık seması var… Kırmızı ışık, uzun zamandan beri içilmeyi bekleyen, beklediği için rengi biraz koyulaşan şarabımı kıpkırmızı gösteriyor… Hmm… Tadı hala güzel ama rengi kaçmış bu şarabın neden içildiğini bi’ sorgulamak lazım… Keyiften mi içiyordum acaba? Yoksa, günde bir kadeh şarabın kan dolaşımına iyi geldiğini bildiğimden mi? (dün bu felsefeyi birisine karşı savunmuştum) Efkardan olabilir mi? Sinir? Hehehe… Aslında bende bilmiyorum niye içtiğimi.

Word dosyasını açtım, karşıma bembeyaz bir sayfa çıktı. Çok içli dışlı olmadık başlarda. Benimle bir “merhaba” sohbetine bile girmeye yeltenmedi… Zaten asık olan suratım biraz daha ekşileşti. Hayatımızda temiz olan her şey kirleniyor; kirletiliyor, e o zaman bu sayfada kirliliklerden nasibini alsın. Sanırım buldum neden şarap içtiğimi. Zevk-ü sefadan… Biraz da sinirden… Ben yine anlatmak istiyorum…

Bir varmış bir yokmuş… Yok olan şey hiçbir zaman varolamamış. Varolan şey ise arada sırada yok oluyormuş. Hep varolduğundan dolayı, küçük kaçamaklar yapıp ortadan kaybolduğunda ise kimse onu aramıyormuş. Ne de olsa çıkar bir delikten düşüncesi artık bir bilinçaltına yerleşivermiş.

Kara delikler sadece uzayda varolurlar diye bilirdim; hadi hadi tamam; en azından ben bu düşünceye inanmak istiyordum. Onlarda acaba arada sırada kayboluyorlar mıydı? Zaten hayatımda başıma ne geldiyse “inanmaktan” dolayı geldi. Bazen de inandığıma inanmamaktan.

23:25…
Tik tak…
Tik tak…

Hayat dijitalleşti. Bakmayın “tik tak tik tak” diye yazdığıma… Hangimiz artık duyuyoruz ki o tik tak seslerini? Kafam o kadar dolu ki niye yazmaya başladığımı, bu yazının nereye gideceğini, hangi istasyonlarda mola verip, hangi pis tuvaletlerin yüzünüzü bütün temizliği ile gösterdiği o pis aynalarında, sıkıntıdan, tekrar ve tekrar yüzümü yıkayacağımı bilmiyorum. İlk defa spontane yazıyorum. Yazının sürekli başına dönüp nerede ne yazdığımı yada yazının bir anlam içerip içermediğini sorgulamak istemiyorum. İlk defa ilgilenmiyorum. Umurumda bile değil! Birisi ya da birileri anlasın diye yazmıyorum ki ben yazdıklarımı. Allah allah! Hedef kitlem bile yok ki benim. Ben sadece sıkıntılıyım. Ben anlatmak istiyorum! Ama neyi?

23:32…
Dijital tik ve tak…

Norah Jones’u açtım. Sesi beni rahatlatıyor. Tender yapıyor. Hava buz gibi olsa bile ben yine erimeyi becerebiliyorum. Hele o “I’ve Got To See You Again” şarkısı. Hatırlar mısınız? Dur dinleyin… Lines on your face don’t bother me. Down in my chair when you dance over me. I can’t help myself; I’ve got to see yoooouuuu agaaaain… Sigaramı da yaktım oohhh. İki gündür doğru düzgün uyuyamadığımdan dolayı saat 13:00 gibi esnemeye başladım bugün. Ama artık buna bir son vermem gerekiyor. Hatanın sürekli bende olduğunu düşünmekten; bu yüzden uykusuz kalmaktan ve bazen kulağa çok saçma gelse bile hatalı olmadığım zamanlar bile “ben hatalıyım yaa” diye hayıflanmaktan bıktım! “Innocent Until Proven Guilty” gerçeğini hayatıma yansıtmam gerekiyor. Işık yoksa gidip ampül almam gerekiyor. Aslında prove edilmesi gereken bir durumda ortada yok. Sadece ibreler şaha kalktı!

Saat 23: 42 (tik tak) olmasaydı balkona çıkıp avaz avaz bağıracaktım. Bir keresinde yapmıştım ve nasıl rahatlamıştım anlatamam. Bir şarkıyı “bağırıyordum” Bakırköy’de ki evimin penceresinden. Sayın Salcan (bilmem kaçıncı nesil yazar) ise beni kameraya çekiyormuş o sırada. Haberim bile yok… Sokaktaki insanlar beyinlerine penceremin koordinatlarını girip yukarıya bakıp “ne bağırıyorsun lan” diye seslendiklerinde ben onları fark etmemiştim bile. Ben Bakırköy’e bağırmıyordum ki! Penceremin sol üst köşesinde, gecenin bir köründe az da olsa gözüken Marmara Denizi’neydi serzenişim. Sahile, sesini ta penceremden duyabildiğim dalgalar büyük bir hırs ile çarptığında pencereyi hemen kapatmıştım. İnanın bana; bazen doğaya kulak vermek beyinlerine koordinat girip yukarıya bakıp “ne bağırıyorsun lan” diyen insanlara kulak asmaktan çok daha verimli! Siz de doğaya kulak verin…

00:07…

Ben, artık doğaya kulak veriyorum. Daha gerçekçi, daha dürüst ve daha from the heart. Biliyorum biliyorum. Türkçe’mize sahip çıkalım; ne işi var İngilizce’nin metnin dizelerinde değil mi? Öyle değil işte! Kelimelerin arasına serpiştirilen İngilizce kelimenin manası mı aklınızda kaldı yoksa Türkçe olanlar mı? Mission accomplished! Class dismissed…

Bu gece artık uyumak istiyorum.
Bu yüzden file seçeneğinden “kaydet” e basıyorum. Benanlatmakistiyorum.doc. Masaüstünde. İyi geceler!

Kaynak Kartoğlu (KK.)