28 Mayıs 2009 Perşembe

Üç Kişilik Demli Çay

* YAŞANMIŞ BİR HİKAYEDİR

Odamda ders çalışıyorum. Sevmiyorum ders çalışmayı. Bugün hiç keyfim yok zaten. Tepemdeki şu masa lambası ne sıcak ve ne kadar da çok, kalın ve karmaşık şu kitaplar.. Hepsinden nefret ediyorum. Kitaplığımın en güzel köşesinde duran ve her zaman yanımda taşıdığım mavi renkli otomatik oyuncak bile nedense sevimsiz ve itici görünüyor gözüme.. Halbuki onu çok severdim; Bayırlırdım kafamdan hayali oyunlar üretip, bir yandan da konuşarak onunla oynamaya. Tıpkı plastik askerlerim, atlarım ve kale ile oynamyı sevdiğim gibi.. Anneannem sünnetimde almıştı bu pahalı oyuncağı bana.. Bir yanım acırken yüreğim şarkılanmıştı onu görünce. Ve göz bebeklerim ateş böcekleri gibi ışıklar saçarak uçuşmuşlardı gözlerimin içinde.. Yerimden fırlayıpta boynuna sarılamadığım için anneannemin, kollarımı uzatmıştım sevgi ile ve gülümseyerek ona. Gelip öpmüştü beni bir kelebeğe dokunur gibi, hiç incitmeden.. İşte böyle kucaklaşmıştık onunla o gün. Biliyordum, beni çok seviyordu. Yüreğinin titrediğini hissediyordum bana bakarken. Beni herkes seviyordu. Ve şu dünyada sevildiğini bilmekten daha güzel hiç bir şey yoktu. Bunu o gün çok yakından duyumsamıştım.


Ve güzel annem.. Küçük annem.. Kıvırcık lüle saçlı, çocuk yüzlü, incecik, narin ve kırılgan annem.. Onu nadide, pırıltılı renkleri olan porselen bir vazoya benzetirdim. İçine konulan çiçekler ne denli taze, renkli ve çeşitli olursa o da o denli güzelleşirdi. Güzelliğine güzellik katardı çiçekler, eğer özenle seçilmişlerse ve sevgiyle bakılırlarsa. Görünümü ne denli alımlı olursa olsun o çiçekler olmadan yeterince çekici hissetmezdi kendisini. Ben bunu bildiğim için her gün onun için yep yeni çiçekler toplardım gönlümün gelincik tarlasından. Hiç solmazdı benim verdiğim çiçekler.. Gelinciğin kırmızısı yanaklarına vururdu, daha da güzelleşirdi.

Yeşil çimenlerin üzerinde kovalamaca oynamayı, taklalar atmayı, salıncaklara binip havalara uçmayı severdik annemle ikimiz. Çocuklar gibi neşelenir, çıngıraklı kahkahalar atardı böyle zamanlarda. İsyankar lülelerini topladığı mavili beyazlı kurdelası büyür büyür, tüm bedenini sarardı ve bir kelebeğe dönüşürdü annem. Bende kırmızı püsküllü kuyruğu olan havai bir uçurtma olup süzülürdüm onun peşinden.

Strauss'un Mavi Tuna Valsi'ni, klasik bale temsillerini - en çok da Kuğu Gölü'nü - ve Senfoni Orkestrası'nın konserlerini izleyip yüzündeki tatlı gülümseme eşliğinde dinlemeyi severdi bu haşarı lise öğrencilerine benzeyen küçük kadın... Daha küçücük bir çocukken kardeşi ile birlikte bilmeden yavru bir kedinin ölümüne neden olmuşlar soğuk bir kış gününde.. O günden sonra kedilere olan sevgisi aşırı bir düşkünlüğe dönüşmüş. Bir gün büyük bir üzüntüyle anlatmıştı bu yaşanmış öyküyü bana.. O pırıltılı gözlerini sislerin kapladığını görünce benim de çocuk yüreğime kırağı yağmıştı. Çok üşümüştü yüreğim o gün.. Hüznü kafesinden uçan bir kuş hızıyla dağılan o doğa tutkunu kadınla birbirimize sarılmış, sonra el ele tutuşup sokağa çıkmıştık yeni kediler kovalamaya, yeni papatya tarlaları keşfetmeye ve yeniden çiçeklenmeye...


Çok sevdiği babasını henüz 12 yaşında, ortaokula başlamanın heyecanını yaşadığı günlerde aniden yitirmiş annem. Bu olay yüreğinde onulmaz yaralar açmış, yıllarca kendine gelememiş. En çok da benim de küçük yaşımda annesiz ve babasız kalacağımdan korkarmış. Neden korkulan bazı şeyler bütün acımasızlığıyla gerçekleşiveriyor bazen, neden?..


Babam... Gencecik, çalışkan, becerikli ve bitmez tükenmez enerjisinin nereden kaynaklandığı bir türlü çözemediğim, sürekli başarılara imza atan sevimli ve hırçın adam... Annem ne denli dingin, iddiasız, sakin ve yumuşaksa babamda o denli atak, hırslı, her an dinamit gibi patlamaya hazır yanardağdı. Bu dünyada onun başaramayacağı hiç bir iş olmadığını düşünürdüm, yemek yapmaktan onarım işlerine, fotoğrafçılıktan el sanatlarına kadar iyi ve güzel yapmadığı hiç bir iş yoktu. Her dereceli okulu birincilikle bitirmiş, daha lisedeyken yurt dışında burs kazanmış, asıl mesleğinin yanı sıra sanatçı yönünü de sürekli oalrak geliştirerek yurt içinde ve dışında sayısız sergiler açmıştı. Sürekli olarak bilgisayarın başında oturur, devamlı bir şeyler yazıp çizerdi. Üye olmadığı dernek yok gibi birşeydi. Posta kutumuz ona gelen mektuplarla dolar, telefon susmak bilmezdi. O kadar sık seyehat ediyordu ki son zamanlarda artık onunla doğru dürüst görüşemez olmuştuk.


Babam yoğun işlerinin arasında bizlere ayıracak zaman bulurdu eskiden. Birlikte dağlara giderdik. Güneş batarken denize girer, kumsalda uçurtma uçururduk. Bir keresinde kocaman bir tekneden denize balıklama atlamıştım. O zamanlar 6 yaşındaydım ve teknedeki yolcular çığlıklar atarak elleri ile gözlerini kapatmışlardı. Benim çok iyi yüzme bildiğimi bilen ve bu tür çılgınlıklarıma alışkın olan annem ve babam kahkahalar ile gülmüşler ve ben daldığım yerden aynı hızlı çıkıp yukarıdakilere el sallayınca gururla alkışlarmışlardı beni. O gün kendimi çok önemli hissetmiştim. Ben de annem kadar iyi bir yüzücü olacak ve tramplenden onun kadar güzel atlayabilecektim. Atlayışımı yaparken babam fotoğrafımı çekmiş miydi acaba?.. Çekmiş olmalıydı. Bu tür enstanteneleri hiç kaçırmazdı. Çok güzel fotoğraflar çekerdi babam... Her gezimizden sonra o gezi ile ilgili ayrı bir albüm hazırlardık. Fotoğrafların basılmasını heyecanla bekler, sonra onlara defalarca bakar, türlü yorumlar yapardık. Albüm düzenleme işi ise ayrı bir seramoniydi. Fotoğrafların arasına konu ile ilgili yazılar yazar ve resimler yapıştırırlardı annem ile babam: "biz üç şirin canavarız", "Ay inanmıyorum! Nihayet dağın doruğuna ulaştık", "mucize değil, gerçek". Oluşturduğumuz albümlere tüm dostlarımız hayranlık ve gıptayla bakarlardı. Ben hiç bir yerde bu denli güzel, bu denli özenle hazırlanmış albümler görmedim, göreceğimi de sanmıyorum.


Kırlangıçlar nereye uçarlar? Ne zaman dönerler sonra? Ben de tutunabilir miyim onların ateşden ve rüzgardan kanatlarına?. Beklesem onlardan birini, hangi yorulmaz umut tutar beni ayakta? Ne zaman neşeli bir ıslığa dönüşür seslenişlerim? Bağırabilsem arkalarından döner de bakarlar mı? Erir mi o zaman dağlar gibi duran YALNIZLIK?.. Hayır, olmuyor, gelmiyor işte.. Beraberce el çırptığımız türküler artık kanadı kırık bir kuş gibi. Neredesin göçebe kırlangıç, neredesin? Uçmaktan yorulmadın mı hala? Oysa biz çok yorgunuz. Sevgilermiz yorgun, çoşkularımız, gülüşlerimiz yorgun. Bizi sevmeyi, sabahları yatakta yastık kavgası yapmayı, gözlerimizin ta içine bakmayı, akşamları bizimle bir bardak demli çay içmeyi özlemedin mi? Anımsamıyor musun artık porselen bardağım içindeki o mahzun, o sıcacık kumral kadını ve sevgileri duman duman tüten çocuğu? Hey dur! Nereye gidiyorsun? Beni öpmeyi UNUTMADIN MI?


"Hafif bir depresyon geçiriyor"


Böyle mi demişti o sevecen bakışlı genç doktor? Neden hiç bir şey yapmak istemiyordu canım? Artık evin koridorunda maç yapmıyor, ders çalışamıyor, şinitzel bile yiyemiyordum. Çok severdim halbuki şinitzeli.. Başım ağırlaşıyor, boğazım düğümleniyordu. Sürekli uykum geliyor, halsiz ve yorgun hissediyordum kendimi. Ani olarak gelen ağlama krizleri annemi çok telaşlandırıyor ve üzüyordu. O güzelim porselen vazonun içindeki renkli ve taze çiçekler uzun zaman susuz kalmış, boyunlarını bükmeye, yer yer solmaya başlamışlardı. Onlara su verecek gücü bulamıyordum kendimde. Göz göre göre soluyordu çiçekler. Biz su ve çiçek birbirimize ulaşamıyorduk, güneş bizi terk etmişti. Ve bir daha hiç doğmayacaktı.


"Gitti işte.. Gene gitti.. Bizi bırakıp gitti..." Duvara mı vurmuştum yumruğumu tüm hızıyla o akşam? Öyle olmalıydı.. Sonradan günlerce elim ağrımıştı.

"Birtanem.. Son gelişimde bir sürü iş peşinde koşturduğumdan seninle söz verdiğim yerlere gidemedim. Birlikte çok fazla zaman geçiremedik, doğru. Haklı olarak kızıyorsundur, biliyorum. Ama şunu bilmeni isterim ki, her yaptığımız şey yalnız ve yalnız senin içindir. Bütün bu koşuşturmalar, bütün bu ayrılıklar bizi bekleyen daha güzel günler için..."

Böyle mi yazmıştı babam ben hastalandıktan sonra alelacele o uzak ülkeden yolladığı faksta? "Bizi bekleyen daha güzel günler.." Artık ailemizde gelenekselleşmiş olan akşam yemeği sonrası çay keyfi yalnızca annem ve bana aitti. Artık üç değil, iki bardak demli çay vardı ve benim ki limonlu idi.

Ve ayrıldılar... Ne oldu, nasıl oldu anlayamadım, ama oldu işte.


O güne değin bir kez olsun tartıştıklarını, birbirlerine kırıcı bir söz söylediklerini duymamıştım. Babam, akşam yemeğinden sonraki çay keyfimiz sırasında, bilgisayardan kopup yanımıza geldiği ve çayını bizimle yudumladığı ender zamanlarda, kendini vaktini boşa harcamış gibi mi hissediyordu acaba? Televizyonu bile tedirgin bir şekilde izlerdi. Salondaki koltuğa uzandığında - ki bu çok ender olurdu - " Anne koş, babam yattı, gel onu biraz sevelim." diye neşe ile bağırırdım. Yayından fırlayan bir ok gibi gelirdi güzel annem. Koltukta boğuşur, neşeli kahkahalar atardık. "Yeter artık, çekilin başımdan, boğacaksınız beni " diye şaka yollu azarlardı babam bizi. Biz hiç duymazdık bu sözleri... Annemin gözlerinin penceresinde sönmeye başlayan ışıklar yeniden pırıl pırıl yanmaya başlardı. Pencereden deniz görünürdü. Yıldızlar yağardı sonra denizin üstüne. İkisini de kucaklardım.


Ta üniversite yıllarında başlayan bu büyük aşka ne olmuştu? Neler söndürmüştü ondaki ateşi? Tanrım, nasıl bir depremdi bu? Yerin sarsıldığını bile hissedemeden kocaman bir çukurun içine yuvarlanmıştık. Ve orası o kadar karanlıktı ki, tutkunu olduğumuz papatya tarlaları uzak yıldızlar gibiydi ve galiba artık onlara üçümüz birlikte ulaşamayacaktık.


"Kaynak, annenle biz ayrılıyoruz. Hani sen bazen arkadaşlarına darılıyorsun ya, büyüklerin sorunları daha değişik oluyor. Ama şunu bilmeni isterim ki ikimizde seni çok seviyoruz ve sevmeye devam........"


Bu acı sözleri o güzel lunaparkta mı sözlemişti babam bana? Yediğim kurşunun üzerimdeki etkisini azaltmak için mi getirmişti beni bu parka?
Salıncaklar çarpıştı, dönme dolap durdu, atlı karınca tersine dönmeye başladı, gözlerim yandı. Ağlıyor muydum ne: " Peki ben ne olacağım? "

Şimdi babamla birlikte, ülkemden çok uzakta bu sıcak kentteyim. Babamın yurt dışında çalışma düşü gerçekleşti. Burada bir Amerikan okuluna gidiyorum. Kocaman 7 odalı bir evimiz, bir çok yardımcımız var. Ama annem yok. Her akşam beraberce içtiğimiz demli çaylar yok.


Ders sonrası etüd saatindeyiz ve ders çalışıyorum. Hayır, çalışamıyorum. Annemi görmeyeli kaç ay oldu? Nerede oturuyor, alışabildi mi yalnızlığa?

Kapım çalınıyor. Gelen nöbetçi öğretmen Mrs. Dickinson. Her zamanki gibi sevgiyle gülümsüyor: " Bir ziyaretçin var Kaynak. Genç bir bayan.. Aşağıda seni bekliyor. "

Deliler divaneler gibiyim. Ne zaman çıktım ben buraya? Merdivenleri trabzandan kayarak mı iniyorum yoksa? Çok az kaldı ulaşmama o genç hanıma.. Onu henüz görmedim, ama kıvırcık saçlı olduğunu biliyorum. Mavi boncuklu gümüş küpeleri, otantik bir yeleği, bol uzun bir eteği var. Hele hele saçına mavili beyazlı bir kurdele taktığına eminim...

Kaynak Kartoğlu Mayıs 09'

14 Mayıs 2009 Perşembe

Yokluk...

Bir kaç gündür buralarda değildim... Aslında İstanbul'dayım ama biraz kendi kendime... ABD'den gelen Pablo Neruda kitaplarını okuyorum... Şimdilik beni götürüyor... Arada sırada sır veriyor; uçuruyor... Umarım bu aralar kalemler ve parmaklarım arasındaki husumet biter ve tekrardan karalamaya başlarım... Ben bunun ihtimalini seviyorum.

Bakıyorumda yeni izleyicilerim olmuş. Bu izleyiciler konusunu hiç bilmem ama sizlere de merhaba demek istedim. "Merhaba..."

Hepimizin Perşembe günü güzel geçsin...

Neruda ile kapatayım... "Love is so short, forgetting is so long..."

KK.