14 Kasım 2008 Cuma

1 Sene 4 Ay

"Biiiiir.... ikiiiiii... üüüüüüüç.... dö... dööö... dööör..."

Yok yok...
Dört gelmeyecek...
Gelmesinde...
Ne gerek var...

Yazası geldi diye Çarşamba gecesinin 17'sinde kalvyeye takur tukur basmaya başladım.

- Hadi canım, öyle de sebep mi olurmuş?

Olur olur...
Oldu...

Bundan 1 sene 4 ay öncesini hatırlıyor gibiyim.
Sizin terasınız var mı efendim?
Bizim o zamanlar vardı.
Büyük değildi ama izin kullanmadan izne çıkmış kadar oluyorduk insanların kör gözlerinde...
Yazın başlangıcıydı...
Nedense "o yaz" bize bi' farklı gülümsemişti... Hepimiz o eski "yaz aşklarını" gözünün önüne getirivermişti. "O eski" diyorum çünkü benim için epey bir mazide kaldı bu terim. Yaz aşkı... "Tell me more, tell me more; was it love at first sight?" Filmin adı Grease; kaleme alınıp izleyiciye aktarılan terim de filmin adı gibi bol keseden yağlı... SUMMER LOVE... İzlediğiniz reklamlara sakın inanmayın... O yağı hiç bir bok çıkartamıyor. Sürç-i lisan ettiysem şimdiden affola a-dostlar... İnanın bazen bazı durumları jargonlar kullanarak lanse etmek çok daha etkileyici oluyor. Reklamın temel kuralı "basitlik" üzerine kurulmuştur zira bu terim ne kadar basit gözüksede uygulaması bi' o kadar zordur. Bu yüzdendir ki bir çok izlediğiniz reklam sizde etki bırakmıyordur...

- Neden basitlik?

Kusura bakmayın ama insanlarımız okumuyor...

1 sene 4 ay öncesine geri saralım...
Terasta 2 sandalye, bir tane sallanan ahşap koltuk ki eşi ve benzeri yoktur, "çöpçü müsünüz siz?" edası yaratan ağzına kadar dolu, siyah koroplast çöp torbaları ve evet; bizler... Kendimizi o yakıcı güneşin altında sigramızın dumanına sarıp sarmalıyorduk... Saklanmak için... Bulunduğumuz mahallenin en tepesinde kendine zamanında yer edinmiş olan apartmanın en üst katında oturunca saklanmak aslında pek bi saçma geliyordu... Bize de, bize de... Manzarası olmadığından değil; biz arada sırada boncuk mavi, sıkkın olduğu vakit grileşip yoğunlaşan, kızgınlığında ise elektrik çarpan, ardından ıslatan ve akabinde her damlayı okşarcasına kurutan bir gökyüzüne kamaşık gözler ile bakıp dalıyorduk. Kendi "harikalar diyarımıza" düşüyorduk... Kollarımız olabildiğince açık, göz bebeklerimiz aşağıya kilitlenmiş ama öyle bir sevinç var ki bedende gel de o noktayı gör... Bizler, o "harikalar diyarımız"a entegre olmadan önceki kara kuyunun dibinde ne olduğunu bilmeden kollarını açıp atlayanlardandık... Düşünmeyenlerden değil... Düşünüp uygulamayanlardan. Carpe-Diem...

1 sene 4 ay önceki yaz da bizim gibi gülümseyerek ve hayal kurarak ziyaretini gerçekleştirmişti... Biz de ilk defa hayal kurduk... Anladık ki aşık olduk... Yaz hiç böyle olmamıştı... Hayaller tepesinden şafağa bakarken karanlık doğuyordu. Karanlığı bastıralım, çiçekler açtıralım derken bütün bedenlerimizi bal arıları sokuyordu... Bu arılar biraz farklıydı... İğnelerini bırakmıyorlardı; ölmüyordu kahrolacasılar... Geliyordu... tekrar ve tekrar geliyordu... ve yine sokuyordu...Çiçeklerini sömürmüyorduk ki... Neydi bu arsızlığın ve kinin nedeni? Biz sadece açan bir papatyanın sarı, beyaz ve tozlu değil mor ve turuncu açması için kendimizi paralayıp duruyorduk... Doğanın yarattığı bir şaheserin DNA'sını değiştirme iç güdüsü değildi bu... Hayır bakmayın bana öyle! Değildi! Hayatı sarı, beyaz ve tozlu gördükleri için onlara değişken bir seçenek sunuşuydu... Daha önce aynaya baktıkları zaman göremedikleri değil göremeyecekleri bir renk skalası vardı parmaklarımızın ucunda. Parmakların ucundaki skala ile o eli tutunca bedenleri rengarenk oluveriyordu. Bizler pantone değerini verirdik; 320 C... işin ekstrası da onlardı... İşte o zaman işin soluğuna karışan ekstra renk ile papatya mor ve kırmızı oluveriyordu... Hayatta her şey karşılıklıdır felsefesi... Bunu anlamak ve anlam katmak için Socrates olmaya gerek yoktu. Onlar Socrates olmaya karar verdi... Bizler ise Socrates'i çoktan kitaplarda okumuştuk... Hakuna Matata demiştik... What a wonderful world...

Sonra bir bakmışsın ki arı sen oluvermişsin... Çiçeği eline alıp koklamak isteyeni değil aynı koloniden olan diğer 2 arı dostunu sokmaya başlamışsın... 1 sene 4 ay önce... Yüzler asılmıştı... Her şey yine kötü gitmişti... Biz ilk defa hayal kurmuştuk... Anladık ki sadece hayalmiş...

1 sene 1 ay önce yine yağmur yağıyordu... Bardağa "dolarcasına"... Terasta yine 2 sandalye, bir tane sallanan ahşap koltuk ki eşi ve benzeri yoktur, "çöpçü müsünüz siz?" edası yaratan ağzına kadar dolu, siyah koroplast çöp torbaları ve evet; yine bizler... 3 silahşörler... Silahları kattıkları renklerdi... Etrafı yeniden bir duman sarmıştı... Tanıdık bir kokuydu bu... Bu sefer manzaradan değil kendi kendimizden saklanmaya çalışıyorduk... Saklandıkta... Ama kimse "sobe" demedi. Biz kendimizden saklanırken başkaları bizi sürekli zaten sobeliyordu.

Kaynak Kartoğlu...